GİRİŞ
Türk Hukuk sistemindeki kanun yolu düzenlemeleri konusunda bölge adliye mahkemelerinin ne zaman aktif olacağı hususu gerek hukukçular arasında gerekse toplumumuzda uzun yıllar tartışılmıştır. İstinaf kanun yolunun mevzuatımıza girişi 2000’li yılların başlarına denk gelse de, 20.07.2016 tarihinde Bölge Adliye Mahkemelerinin fiilen faaliyete geçmesi ile istinaf sistemi uygulamadaki yerini almıştır.
İstinaf kanun yoluna ilişkin ilk düzenlemeler, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( HUMK )’nun ‘‘Kanun Yolları’’ başlıklı üçüncü bölümünün birinci bölümünde 426. maddesinde yer verilmiştir.
04.02.2011 tarihli Resmi Gazete ile yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ( HMK ) ile istinaf kanun yoluna ilişkin düzenlemelere tekrar yer verilmiştir. ‘‘Kanun Yolları’’ başlıklı sekizinci kısmın birinci bölümünde 342. İle 360. Maddeleri arasında istinaf kanun yolu açıklanmıştır.
Çalışmamızın konusu olan ‘‘İstinafta Yapılamayacak İşlemler’’ HMK md.357’de düzenlenmiştir. Mülga kanun olan HUMK md. 426/R bendinde belirtilen istinaf kanun yolunda yasaklanan haller ile yürürlükteki kanun HMK’daki haller karşılaştırıldığında aynı düzenlemelerin olduğu görülmektedir. HMK’ daki bu düzenleme ile usul hukukunda yer alan bazı işlemlerin yapılmasının, Türk Hukukunda uygulanan dar istinaf sisteminin özellikleri de dikkate alınarak dava taraflarının tasarruflarının belli konularda kısıtlanması yoluna gidilmiştir.
Çalışmamızda HMK md. 357 düzenlemesi ışığında belirtilen hallere ilişkin medeni usul hukuku doktrini eserlerinden faydalanılarak, istinaf kanun yolunda yapılması mümkün olmayan halleri kanun düzenlemesi çerçevesinde genel hatları ile birlikte ele alınacaktır.
- İSTİNAF KANUN YOLUNDA YAPILAMAYACAK İŞLEMLER
- Karşı Dava Açma Yasağı
HMK md. 357’nin ilk cümlesinde belirtildiği üzere, ‘‘Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinde karşı dava açılamaz…’’ denilerek istinaf kanun yolunda başvuran tarafların karşı dava açması yasaklanmıştır.
Medeni usul hukukunda yer alan karşı dava konusu HMK 132. ile 135. maddeleri arasında düzenlenmiş olup karşı davanın ne olduğuna ilişkin herhangi bir tanımlama yapılmamıştır. Doktrinde yer alan bilgiler ışığında karşı davanın ne olduğunu kısaca açıklayacak olursak; karşı dava, görülmekte olan bir davada, asıl davacının açmış olduğu davaya karşılık davalının aynı mahkemede, davaya cevap süresi içerisinde asıl davacıya husumet yönelterek dava açması olarak tanımlanabilir[1].
Medeni usul hukukunda düzenlenen karşı dava açılabilmesi ile yargılamanın daha sağlıklı olması ve çelişkilerin ortadan kaldırılmasının sağlanması yanında karşı davanın asıl dava ile birlikte incelenmesinde tahkikatın daha çabuk olması ve yargılama giderlerinin de azalması durumu söz konusu olmaktadır[2].
İstinaf kanun yolunda karşı dava açma yasağına ilişkin olarak doktrinde farklı yorumlamalar yapıldığı görülmekte ise de, vardıkları sonuçların aynı olduğu ve istinaf kanun yolunda karşı dava açılmaması halinin doğruluğu savunulmaktadır. Doktrindeki bir görüş[3], istinaf kanun yolunda karşı dava açma yasağını HMK.md.133 üzerinden açıklamalarda bulunarak yorumlamıştır. Buna göre, süresinden sonra karşı dava açılması halinde mahkemenin davanın asıl davadan ayrılmasına karar vermesi gerekeceğinden, istinaf yargılaması sırasında da, süresi geçmiş olsa dahi karşı dava açılmasının mümkün olduğu, bu halde karşı davanın ayrılarak başka bir esas numarası üzerinden kaydedilebileceği kabul edilse bile, HMK’nın 357/1 maddesinde Bölge Adliye Mahkemesinde istinaf incelemesi sırasında karşı dava açılamayacağı kabul edildiğinden, istinaf incelemesi sırasında karşı dava açılmasının mümkün olmadığı, zaten istinaf yargılamasının özellikleri de dikkate alındığında ilk derece mahkemesinde hiçbir incelemeye tabi tutulmayan karşı dava talebinin istinaf mahkemesince dikkate alınmasının mümkün olmadığını belirtmiştir[4].
Doktrinde yer alan bir diğer farklı yorumlama da ise, istinaf kanun yolunda karşı dava açılamayacağının gerekçesinde istinaf mahkemesinin ilk derece mahkemesi olarak davaya baktığı sınırlı haller dışında, bu mahkemede doğrudan dava açılamayacağından karşı dava açılmasının da mümkün olmadığı, çünkü bölge adliye mahkemelerinin ancak ilk derece mahkemesi tarafından incelenen ve karara bağlanan davalar hakkında inceleme yapabileceği, karşı dava açılmasına izin verilmesi halinde bölge adliye mahkemelerinde incelemenin gecikmesinin söz konusu olacağı, ilk kez açılan karşı dava ile ilk davanın bir arada görülmesi gerekeceği ve yeni açılan dava nedeni ile ilk dava hakkındaki denetim yargılamasının gecikeceğinden bahsedilmiştir[5].
İstinaf kanun yolunda karşı dava açılamayacağına ilişkin düzenlemeye karşı yapılan her iki yorumlamanın da isabetli ve sonuç olarak aynı hususları değerlendirdikleri görülmektedir.
İstinaf kanun yolunun amacı, ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu kararı denetlemek ve düzeltmek olduğundan, bu amaca uygun olarak karşı davaya izin verilmemesi dar istinaf modelinin uygulandığı Türk hukuk sisteminde isabetli olmuştur.
HMK md.357’de Bölge adliye mahkemelerinde karşı dava açılmasının yasak olduğu açıkça belirtilmesine rağmen, bu yasağa uyulmayıp istinaf incelemesi sorasında karşı dava açılması halinde, Bölge adliye mahkemelerinin bu taleple ilgili nasıl bir karar vermesi gerektiği hususuna da dikkat edilmelidir. Böyle bir durumun varlığı halinde, HMK tarafından yasaklanan bir talepte bulunulduğundan, usulüne uygun bir şekilde açılmış bir davadan söz edilemeyeceğinden Bölge adliye mahkemesinde karşı dava açıldığının ifade edilmesi halinde, mahkemenin bu talebi reddetmesi gerektiği savunulmaktadır[6].
- Müdahale Talebinde Bulunma Yasağı
HMK md. 357/1’de yer alan hüküm uyarınca, istinaf kanun yolunda yapılamayacak işlemler arasında davaya müdahale talebinde bulunulamayacağı da yer almaktadır.
Bilindiği üzere Medeni usul hukuku sistemimizde dava, davacı ile davalı olmak üzere iki taraf sistemi üzerine kurulmuş ve davacı veya davalının yanında dava arkadaşı olarak başka kişilerde bulunması mümkün iken, üçüncü bir tarafın varlığı söz konusu değildir.
HMK’da yer alan hükümler uyarınca davaya müdahale durumu üç şekilde karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, HMK md.66 ile 69. maddeleri arasında düzenlenen fer’i müdahale; HMK md. 65’de düzenlenen asli müdahale ve HMK md.61 ile 64. arasında yer alan davanın ihbarı, davaya müdahale talebine ilişkin HMK’da yer alan düzenlemelerdir.
HMK’da yer alan davaya müdahale taleplerine ilişkin düzenlemelerde müdahale talebinde bulunma süresinin hüküm verilinceye veya tahkikatın sona ermesine kadar yapılabileceği görülmektedir. HMK md.357/1 düzenlemesi ile istinaf incelemesinde müdahale talebinde bulunulamayacağı hükme bağlanarak, HMK ’nın 65. ve 66. maddelerinde getirilen düzenlemeler pekiştirilmiştir[7]. Bu düzenleme neticesinde istinaf incelemesi sırasında üçüncü bir kişinin asli veya fer’i müdahale talebinde bulunması durumunda bu taleplerin incelenemeyeceği ve reddine karar verilmesi gerektiği açıklanmıştır.
HMK md. 66’da yer alan fer’i müdahalenin tanımında, ‘‘Üçüncü kişi, davayı kazanmasında hukuki yararı bulunan taraf yanında ve ona yardımcı olmak amacıyla, tahkikat sona erinceye kadar, fer’i müdahil olarak davada yer alabilir.’’ denilmiştir. Üçüncü kişi fer’i müdahil olarak davaya katılması halinde davanın tarafı sıfatını kazanamayacak, yalnızca lehine müdahalede bulunduğu tarafın yardımcısı konumunda olacaktır. HMK md.68/1,c.1 hükmü gereğince, müdahale talebinin kabulü durumunda fer’i müdahil davayı kaldığı yerden takip edebilecek yani kendisinden önce yapılan usul işlemlerinin tekrarını isteyemeyecektir[8]. Fer’i müdahilin, istinaf kanun yolunda, iddia ve savunma vasıtalarının toplanmasına herhangi bir katkı sağlamasının zayıf bir olasılık olması, bununla birlikte davaya katılmadan önceki usulü işlemlerin tekrarlanmasını isteyememesi ve davaya katıldığı noktadan itibaren ve sonrası için yanında katıldığı davanın tarafına yardımcı olacağı düşünüldüğünden, istinaf kanun yolunda davaya müdahale talebinin gereksiz olacağı kanaatine varılmıştır[9].
HMK md. 65’de düzenlenen asli müdahale kavramı, davaya müdahalenin bir diğer şeklidir. Kanunda yer alan tanımlamada, ‘‘Bir yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde kısmen ya da tamamen hak iddia eden üçüncü kişinin, hüküm verilinceye kadar bu durumu ileri sürerek, yargılamanın taraflarına karşı aynı mahkemede dava açabilmesi’’ asli müdahaledir. Asli müdahale bakımından, davanın ilk taraflarına karşı ayrı bir dava söz konusu olduğu için söz konusu müdahale ancak ilk derece mahkemesinde yapılabilecektir. Asli müdahalenin istinaf kanun yolunda mümkün olabilmesi ihtimalinde, bir davanın ilk derece mahkemesindeki incelemesi bertaraf edilmesi ihtimali doğar ve bu durum istinafın kanun yolu niteliği ile bağdaşması mümkün olmazdı[10].
HMK.md.357/1 düzenlemesi ile açıkça gösterilmese de, istinaf yargılaması sırasında davanın ihbar edilemeyeceği kabul edilebilir. Davanın ihbarı HMK md.61 ile 64.’de düzenlenmiş olup buna göre, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, kendisine yardım etmek üzere davaya müdahale etmesini sağlamak maksadıyla üçüncü bir kişiye davayı duyurmasına davanın ihbarı denilmekte ve bu yolla üçüncü kişinin davaya fer’i müdahil olarak katkı sağlaması söz konusu olur[11]. Davanın ihbarının maddi hukuk bakımından amacı ise, davayı ihbar eden tarafın, davayı kaybetmesi halinde üçüncü kişiye karşı açacağı rücu davasında veya üçüncü kişinin davayı kendine ihbar eden tarafa karşı açacağı tazminat davasında hakkını daha güvenli olarak ileri sürebilmesidir[12].
Davanın kendisine ihbar edildiği kişinin davayı ihbar edenin yanında bulunup ona yardım etmesi müdahale talebinin kanun tarafından yasaklanması nedeni ile mümkün olmamakta, yargılama sırasında hiçbir işlem yapmayacak kişiye davanın ihbar edilmesinin de mantıksız olduğu yönünde doktrinde bir görüş mevcuttur[13].
Doktrinde yer alan bir diğer görüş ise, ilk derece mahkemesinin hükmü verildikten sonra istinaf kanun yoluna başvurulması durumunda, bölge adliye mahkemesince HMK.md.353/a maddesinde yazan sebeplerden birinin varlığı neticesinde hükmün kaldırılması durumunda, dosya kendisine gelen ilk derece mahkemesinde yeniden tahkikat yapılması nedeni ile bu durumda davanın ihbarının mümkün olduğu savunulmaktadır[14].
- Islah Talebinde Bulunma Yasağı
HMK md.357/1 hükmü düzenlemesi ile bölge adliye mahkemelerinde tarafların davanın ıslahı talebinde bulunması yasaklanmıştır. Ülkemizde uygulanan istinaf sistemine uygun şekilde hazırlandığı düşünülen bu hüküm ile, bölge adliye mahkemelerinin kurulmasının amacı olan ilk derece mahkeme kararlarının denetlenmesi ve düzeltilmesine uygun olarak, tarafların ilk derece mahkemesindeki yargılama sırasında yaptıkları hataların, bölge adliye mahkemesinde düzeltilmek istenmesi engellenmiştir[15]. Yani, istinaf kanun yolunda, dava konusuna ilişkin talep sonucunun genişletilmesi ve değiştirilmesi söz konusu değildir.
Islah kavramı, HMK md. 176. ile 182. maddeleri arasında düzenlenmiş olup yapılan tanıma göre ıslah, taraflardan her birinin yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen düzeltmesidir. Davanın ıslahının tanımından da anlaşılacağı üzere, davanın ıslahı kısmen ve tamamen ıslahı olmak üzere iki çeşittir. Davanın tamamen ıslahı, talep sonucunun veya dava sebebinin değiştirilmesi halinde söz konusu olurken[16]; davanın kısmen ıslahında davadaki talep sonucunun veya dava sebebinin kısmen değiştirilmesi veya genişletilebilmesi hali söz konusu olup bu sayede davada yapılmış olan belli bir usul işlemi ıslah edilerek, bundan sonraki usul işlemlerinin yapılmamış sayılması sağlanacaktır[17].
Doktrinde genel anlamda, davanın ıslahının istinaf kanun yolunda kullanılmasının bölge adliye mahkemelerinin kurulması amacına aykırı olduğu bu nedenle HMK md.357/1’deki ıslaha ilişkin hükmün doğru olduğu savunulmaktadır. Ancak doktrinde yer alan bir görüş[18], istinaf kanun yolunda davanın ıslahı talebinin yasaklanmasını düzenleyen maddenin değiştirilmesini savunmaktadır. Buna göre, talep sonucunun değiştirilmesine karşı tarafın izin vermesinin, talep sonucunun kabul edildiği anlamına gelmediğini, yeni talep sonucunun incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekeceğinden bu durumun, istinafın denetleme niteliği ile bağdaşmadığı belirtilmiştir. Buna ek olarak, bölge adliye mahkemesinde vakıa incelemesi yapılabilmesi ve bilirkişi raporunun alınabilmesi özellikleri dikkate alındığında, talep sonucunun ıslah yolu ile veya karşı tarafın izniyle artırılabilmesinin kanuna getirilecek düzenleme ile olması gerektiğini savunmaktadır.
HMK md.357/1’de düzenlenen, istinaf kanun yolunda davanın ıslahı talebinin yapılamaması kuralının bir istisnası mevcuttur. Bu anlamda, bölge adliye mahkemesinin önüne gelen bir ilk derece mahkemesi kararını inceledikten sonra HMK md.352 ile 353. gereğince dosyayı ilk derece mahkemesine göndermesi durumunda ilk derece mahkemesinde daha önce ıslah yapılmaması şartıyla davanın ıslahı talebinde bulunabilecektir[19].
Bölge adliye mahkemesinin, ilk derece mahkemesinin kararını incelemesi sırasında taraflardan birinin davanın ıslahını talep etmesi durumunda, bölge adliye mahkemesinin ilgili dairesi taraflardan birinin yapmış olduğu davanın ıslah edilmesi talebini HMK md.357/1 hükmü uyarınca istinaf incelemesi sırasında ıslahın mümkün olmadığını belirterek bu talebi reddetmelidir.
- Davaların Birleştirilmesi Talebinde Bulunma Yasağı
HMK.md.357/1 düzenlemesi ile HMK.md.166/1 hükmü saklı kalmak üzere, istinaf incelemesi sırasında davanın birleştirilmesi talebinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Hükmün gerekçesinde, bölge adliye mahkemesinin yalnızca ilk derece mahkemesi tarafından karara bağlanan davalara bakabileceğinden, bölge adliye mahkemesindeki dosya, ilk derece mahkemesinde derdest olan başka bir dava ile birleştirilemediği belirtilmiştir. İlk derece mahkemesi tarafından henüz karara bağlanmamış olan dava hakkında birleştirme yolu ile dahi bölge adliye mahkemesinin incelemesi söz konusu değildir[20].
Davaların birleştirilmesi, ayrı ayrı açılan ve ayrı bir esas üzerinden yürütülen davaların birlikte ve tek bir esas üzerinden yürütülmesidir. Davaların birleştirilmesinin amacı, ortaya çıkabilecek çelişkili durumları engellemek ve yargılamanın daha sağlıklı yapılabilmesini sağlamaktır[21].
Ayrı ayrı iki dava arasındaki bağlantı kavramının ne olduğu yani bağlantının varlığının tespiti konusu HMK.md.166/4 hükmü ile düzenlenmiştir. Bu hükme göre, ‘‘Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması durumunda, bağlantı var sayılır.’’ denilmiştir.
Medeni usul hukukunda davaların birleştirilmesinin, yargılamayı daha sağlıklı kılması ve çıkabilecek çelişkili kararları engelleyebilmesine rağmen, istinaf incelemesi neticesinde yargılamaya katkıda bulunmayacağı, istinafın niteliğine ve usul ekonomisine aykırı olduğu gerekçesi ile kabul edilmemiştir[22].
HMK md.357/1 hükmünde davaların birleştirilmesi talebinin yasaklılığının istinası olarak HMK md.166/1 hükmünde belirtilen koşulların varlığından bahsedilmiştir. Bu maddeye göre, ‘‘Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Birleştirme kararı, ikinci davanın açıldığı mahkemece verilir ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar.’’ denilmiştir. HMK md 357 hükmü uyarınca normal şartlarda bölge adliye mahkemelerine karşı davaların birleştirilmesi talebinde bulunulmasının yasaklanmış olmasına rağmen, birleştirilmesi düşünülen davaların aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki mahkemelerde açılmış bulunması ve açılan davalar arasında bağlantı bulunması durumunda istinaf kanun yolunda da davaların birleştirilmesi talebinde bulunulması HMK md.166/1 hükmü uyarınca mümkündür.
Bu düzenlemeler ışığında, ayrı yargı çevresinde bulunan dava dosyalarının istinaf incelemesi sırasında birleştirilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumu bir örnekle açıklayacak olursak, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinde görülmekte olan bir dava ile Ankara Bölge Adliye Mahkemelerinde görülmekte olan bir davanın birleştirilmesi mümkün değildir.
Bununla birlikte, farklı derecelerdeki davalarında birleştirilmesi usulen mümkün değildir. Basit bir anlatımla, bölge adliye mahkemesinde bulunan bir dava ile ilk derece mahkemesinde bulunan bir davanın aynı yargı çevresinde ve bağlantılı olması ihtimalinde bile, aynı derecede olmadığından davaların birleştirilmesi kanun hükmü ile yasaklanmıştır.
Aynı bölge adliye mahkemelerinin farklı dairelerinde görülmekte olan davaların birleştirilebilip birleştirilemeyeceği konusunda kanunda herhangi bir açıklık bulunmamaktadır. Böyle bir durumun varlığı halinde ne yapılacağı hususunda doktrinde bir görüş mevcuttur[23]. Bu görüş, bölge adliye mahkemelerinin farklı dairelerinde yer alan iki davanın birleştirilmesi konusunu, ilk derece mahkemesinde bulunan iki farklı mahkemenin davanın birleştirilmesine ilişkin kuralların uygulanarak çözümleneceğini ve bu yorumun HMK md.166/5 hükmü ile de bağdaştığını savunmaktadır.
Doktrinde genel anlamda HMK md.357/1 hükmündeki davaların birleştirilmesi yasağına ilişkin bölüm eleştirilmemişse de, doktrinde yer alan bir görüş, bu yasağın olmaması kanısına varmıştır. Bu görüşe göre, özellikle birleştirilerek görülmesinden zorunluluk bulunan birçok dosya bakımından ilk derece mahkemelerince birleştirme kararı verilmemiş olması ve dosyalardan biri hakkında ilk derece mahkemesince karar verilip dosyanın istinaf incelemesine gönderilmesi, diğerinin ilk derece yargılamasının devam etmesi yada istinaf incelemelerinin farklı yargı çevresinde olması hallerinde birleştirme kararı verilemeyecek olması dikkate alındığında, birleştirme yasağının yerinde bir düzenleme olmadığı kanaatine varmıştır. Ayrıca, bölge adliye mahkemelerince yapılacak inceleme neticesinde birleştirme kararı verilmesi gerektiği halde ilk derece mahkemelerince bu konuda bir karar verilmemiş dosyalarla ilgili olarak, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak birleştirme kararı verebilme yetkisi ve farklı yargı çevrelerinde kalan bölge adliye mahkemelerini arasında birleştirme kararı verilmesine imkan tanıyacak düzenlemelerin kanuna eklenmesi gerektiğini savunmaktadır[24].
Birleştirilmesi talep edilen iki davanın da bölge adliye mahkemesinde olması durumunda, dairelerinden biri tarafından verilen birleştirme kararının diğer daireyi bağlayıp bağlamayacağı hususuna da değinilmelidir. Doktrinde yer alan bir görüş[25], bölge adliye mahkemesi dairelerinden birinde incelemesi yapılan bir davanın, diğer bir dairede incelenmekte olan dava ile birleştirilmesine karar verilmesi halinde, davaların birleştirildiği dairenin bu karar ile bağlı olmaması gerektiğini, HMK md.166/1 deki hükme dayandırmıştır. Bu hükmün ilk derece mahkemeleri için geçerli olduğunu belirterek, bu durumun bölge adliye mahkemesinde uygulanmaması gerektiğini savunmuştur.
- Yetki Sözleşmesi Yapma Yasağı
HMK md.357/2 hükmü düzenlemesi ile, bölge adliye mahkemeleri için yetki sözleşmesi yapılamayacağı belirtilmiştir. Taraflar, istinaf incelemesinin belirli bir istinaf mahkemesinde yapılmasını kararlaştırsalar dahi, bu yetki sözleşmesi geçersiz olduğundan hüküm doğurmayacaktır[26].
Yetki sözleşmesi kavramı, HMK md.17 ile 18.’ de düzenlenmiştir. HMK md.17’de yapılan tanım neticesinde yetki sözleşmesi, tacir veya kamu tüzel kişisi olmak koşuluyla tarafların, belli bir uyuşmazlık için kanunen yetkili olmayan bir mahkemeyi yetkili kılmak için yapılan sözleşme olarak tanımlanmıştır.
HMK md.17’de düzenlenen yetki sözleşmesi kavramında, bu sözleşmeyi düzenleyen tarafların tacirler veya kamu tüzel kişileri olması gerekliliği belirtilmiştir. Bu tarafların kendi aralarında doğacak uyuşmazlıklara bakacak mahkemenin kendi belirledikleri mahkeme olması, yetki sözleşmesinin yapılması ile mümkün olacaktır.
HMK ’nun yürürlüğe girmesinden önceki kanun tasarısında, tacir ve kamu tüzel kişilerinin yanında diğer kişilerin de, aralarında doğan veya doğabilecek uyuşmazlıklardan dolayı kanunen yetkili kılınan genel veya özel yetkili mahkeme dışında başka bir mahkemenin de yetkili kılınabilmesi yer almıştır. Daha sonra 16.04.2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderilen tasarıda, tacir ve kamu tüzel kişilerinin dışındaki kişilerin de yetki sözleşmesi yapabilmesine olanak sağlayan hüküm tasarıdan çıkarılmıştır[27].
Kanun koyucu bölge adliye mahkemelerinin yetkisini kesin ve kamu düzeninden sayarak tarafların bölge adliye mahkemesinin yetkisine ilişkin olarak yetki sözleşmesi yapamayacağını düzenlemişse de, yetkinin kesin olmadığı hallerde ilk derece mahkemesinin yetkisinin, yetki sözleşmesi ile belirlenmesi halinde zımnen bölge adliye mahkemesinin yetkisi de düzenlenmiş olacaktır[28].
Tarafların ilk derece mahkemesine ilişkin olarak hazırlamış oldukları yetki sözleşmesinde dolayısıyla bölge adliye mahkemesinin de yetkili olacağı zımnen belirlenmiş olması durumunda, yetki sözleşmesi dayanağıyla dosyanın yanlış bir bölge adliye mahkemesine gönderilmesi halinde, bu mahkemenin dosyanın görevli ve yetkili bölge adliye mahkemesine göndermesi gerekmektedir[29].
- İSTİNAF YARGILAMASINDA YENİ DAVA MALZEMESİ GETİRME HAKKI İLE İDDİA VE SAVUNMADA BULUNMA YASAĞI
- İstinaf Kanun Yolunda Yeni Dava Malzemesi Getirme Hakkı
- Genel Anlamda İstinaf Kanun Yolunda Yeni Dava Malzemesi Getirme Hakkının Amacı
Medeni usul hukukunda yer alan yeni dava malzemesi getirme hakkına ilişkin doktrinde yer alan eserlerde bu konu, bazı Avrupa ülkeleri hukukundaki düzenlemeler üzerinden karşılaştırma yapılarak anlatılmaya çalışılmıştır.
Yeni dava malzemesi getirme hakkı devam eden yargılama aşamasında yeni bir delile veya vakıaya izin verilmesini düzenlemekte ve olayın gerçekliğinin araştırılmasına yardımcı olmaktadır[30]. Dava malzemesi, ilk derece yargılamasının başından itibaren, hukuka ve usule uygun olarak toplanan ve mahkemenin vereceği hükme katkısı olacağı düşünülen unsurlardan oluşmaktadır[31]. Mahkemenin davanın taraflarınca sunulan iddia ve savunmaları ile delillerinin yanı sıra re’sen yetkisi dahilinde elde ettiği delilleri değerlendirerek karar vermesi gerekmektedir.
Türk hukukunda kabul edilen dar istinaf sisteminin bir sonucu olarak, ilk derece yargılamasına getirilmeyen bir dava malzemesinin istinaf yargılaması esnasında sunulması ve değerlendirilmesi mümkün değildir. Yani Türk hukukundaki istinaf sisteminde yeni dava malzemesi getirme hakkı sınırlandırılmıştır.
- İstinaf Kanun Yolunda Yeni Dava Malzemesinin Toplanması ve İncelenmesi
Bölge adliye mahkemeleri tarafından bir davanın esasına ilişkin karar vermesinin gerektiği durumlarda, istinaf başvurusunda bulunan tarafın başvuru dilekçesinde belirtmiş olduğu istinaf sebeplerinin öneminin yanında; ilk derece yargılaması sırasında taraflarca ileri sürülmüş olan delil ve vakıalar da önem taşımaktadır. İşte tarafların ilk derece yargılaması esnasında sunmuş olduğu bu delil, vakıa ve savunmalar dava malzemesi olarak adlandırılmaktadır.
HMK md. 25 hükmü gereğince, dava malzemelerinin davanın tarafları aracılığıyla getirilmesi koşulu aranmıştır. Bu bakımdan tarafların ilk derece yargılamasına getirmediği bir delili veya ileri sürmediği bir savunmayı daha sonra ileri sürmesi söz konusu değildir. Bir davada o davanın çözümünü etkileyebilecek nitelikte, davanın çözümü için gerekli olan vakıalar delil olarak gösterilir. Davanın taraflarınca ileri sürdükleri iddialarının veya savunmalarının doğruluğuna ilişkin olacak vakıalar ileri sürüldüğünde bunların yanında delillerinde mahkemeye sunulması gerekir[32].
HMK’da yer alan bu düzenleme ile yeni dava malzemesinin getirilmesi bakımından ileriki bölümlerde bahsedeceğimiz iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı kavramı ortaya çıkacaktır.
Yeni dava malzemesinin getirilmesi konusuna ilişkin olarak Avrupa ülkelerinin bazılarında uygulanan istinaf kanun yolu sisteminde bu konuya ilişkin getirilen sınırlamalar dikkat çekmektedir. HMK düzenlemesi ışığında Türk Hukuk sisteminde uygulanan istinaf sisteminde yeni dava malzemesi getirme kavramını incelemeden önce doktrindeki eserlerde de sıkça yer almış bazı Avrupa Hukuk istinaf sistemlerindeki kavramların karşılaştırılması gerekmektedir.
- Avusturya İstinaf Sistemindeki Durum
Yeni delil ve vakıa getirme yasağı, Avusturya yargılamasında tüm kanun yolları için geçerli olan bir ilke olup, kanun yolu derecesinde kural olarak yeni iddia ve savunma araçlarının ya da yeni delillerin ileri sürülmesi yasaklanmıştır[33].
Avusturya hukukunda yeni dava malzemesinin, ilk derece mahkemesinde gerçekleşen sözlü yargılamadan sonra ortaya çıkması halinde bunların, yeni bir davanın konusu olabileceğine ilişkin hüküm mevcut olup, bunun açılacak bir tespit davası ya da icra aşamasında icranın geri bırakılması yoluna başvurulması ile mümkün olabileceğinden bahsedilmiştir. Ancak Avusturya Medeni Kanunu’nun 482. maddesinde, yeni delil ve vakıa getirme yasağının mutlak olarak uygulanmadığı görülmüş ve tarafların istinaf sebeplerini kanıtlamak maksadıyla yeni delil ve vakıa getirmelerinin mümkün olduğu düzenlenmiştir[34].
İstinaf derecesinde yeni vakıa ve delillere dayanma olanağını sağlayan bir diğer istisnai hal ise, ilk derece mahkemesinin eksik veya hatalı yargılama yapması nedeni ile, vakıa tespitlerinin doğru olmadığı durumun varlığı halinde istinaf mahkemesinin esas hakkında bizzat inceleme yapabilme yetkisidir. Buna göre Avusturya hukukunda, istinaf mahkemesinin eksik yargılama nedeniyle, işlev bakımından ilk derece mahkemesi gibi hareket etmesi söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda dava taraflarının eksik yapılmış olan yargılamayı tamamlamaları maksadıyla ilk derece mahkemesinde olduğu gibi her zaman yeni vakıa ve delillere dayanabilecekleri, yeni savunma vasıtalarını ileri sürebilecekleri düzenlenmiştir[35].
Avusturya hukuku bakımından davadan sonra doğmuş olan vakıaların ( nova producta) yeni dava malzemesinin getirilmesi yasağı kapsamında olup olmadığının da açıklanması gerekir. Buna göre, Avusturya hukukunda, ilk derece mahkemesindeki sözlü yargılamanın bitmesinden sonra ortaya çıkmış olan vakıaların yenileme yasağı kapsamında olduğu ve istinaf mahkemesine getirilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Böyle bir durumun varlığı halinde, davadan sonra doğan vakıaların sadece yeni bir dava açılarak veya hükmün icrası safhasında icranın geri bırakılması davasına konu edilebileceği belirtilmiştir[36].
Davadan önce doğmuş vakıaları bakımından da ( nova reperta) Avusturya Hukuku, ilk derece yargılamasında var olmasına rağmen, tarafların kusuru olmaksızın vakıa ve delillerin ileri sürülmemesi halinde istinaf mahkemesinde bunlara dayanılamayacağı kural olarak benimsenmiştir. Böyle bir durumun varlığı halinde kural olarak istinaf mahkemesine getirilmese de, Avusturya hukukunda bu durum yargılamanın iadesi sebebi olarak değerlendirilmektedir[37].
Avusturya hukukundaki istinaf sistemine genel anlamda bakıldığında, ilk derece mahkemesini önünde yapılan yargılamanın tekrarı anlamında olmamakla birlikte, ilk derece mahkemesindeki yargılamayı kontrol amacı taşıdığından bahsedilebilir. Bu kapsamda istinaf mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararının doğru olup olmadığını denetlemesi söz konusu olur[38].
- Alman İstinaf Sistemindeki Durum
Alman istinaf kanun yolu sistemi Avusturya hukukundan farklı olarak, tarafların yeni iddia ve savunma araçlarının getirmesinin mümkün olduğunu ancak yeni beyan getirme konusunda sınırlamaların olduğunu düzenlemiştir[39]. Alman Medeni Usul Hukuku düzenlemesi ile birlikte bir beyanın ilk derece yargılaması sırasında ileri sürülmemişse yeni olduğu kabul edilmektedir.
Alman Medeni Usul Hukuku sisteminde ilk derece mahkemesinin tespit ettiği vakıaların yanlış veya eksik olduğu yönünde şüphe duyulmasını gerektirecek somut bir dayanak yoksa, istinaf mahkemelerinin yargılamasını ve hükmünü ilk derece mahkemesince tespit edilen vakıalar dayandırması gerektiği düzenlenmiştir[40].
İstinaf sisteminde yeni iddia ve savunmaların ileri sürülmesi bakımında bazı hallerde yeni vakıalara dayanılması mümkün olmaktadır. Buna göre;
Alman istinaf sisteminde yeni dava ve savunma araçları, yalnızca ilk derece mahkemesinde açıkça gözden kaçırılan veya önemsiz sayılan bir bakış açısına sahip olmaları durumunda istinaf yargılamasında ileri sürülebileceği belirtilmiştir. Bununla birlikte mahkemenin gözden kaçırması hususunda tarafların mahkemenin bu açıdan dikkatini çekmediği gerekçe gösterilerek yeni iddia ve savunma araçları sunmalarının engellenemeyeceği kabul edilmiştir[41]. Örneğin, ilk derece mahkemesinde ispat yükünün dağılımı bakımından yanlış bir değerlendirme sonucu davanın reddedilmesi halinde, davacı tarafın, istinaf derecesinde yeni bir dava malzemesine dayanarak, ödünç ilişkisini mahkemeye sunacağı bir belge ile ispat edebilir[42].
Alman istinaf sisteminde yer alan ikinci hal, usuli hatalar nedeni ile ilk derece mahkemesinde ileri sürülememiş olan savunma vasıtalarının varlığıdır. İlk derece mahkemesinin yargılamayı yanlış yürütmesi sebebiyle, önemsiz görülen vakıaları kapsamaktadır[43].
Alman hukuk sisteminde de nova reperta- nova producta kavramları bakımından açıklama yapmak gerekmektedir. Alman hukuk sisteminde davadan sonra doğan vakıaların (nova producta) belirli şartlar altında istinaf mahkemesine getirilmesi mümkün olup, bunun gerçekleşmemesi halinde, bu vakıalara dayanarak yeni dava ikamesi de mümkün kılınmıştır[44]. İlk derece mahkemesinde ileri sürülen iddialarının ispatına yarayan ve ilk derece mahkemesindeki yargılama sona erdikten sonra ortaya çıkan deliller de bu kapsamda değerlendirilmektedir[45]. Bununla birlikte ilk derece mahkemesindeki yargılamada var olup, tarafların bilmediği veya bilmesi imkansız olan vakıalar da ( nova reperta) istinaf derecesinde ileri sürülmesinin mümkün olduğundan bahsedilmektedir[46].
- Türk Medeni Hukuk Sisteminde Yeni Delil Gösterme ve Savunmada Bulunma Hali
- Türk Hukukunda Savunmayı Genişletme ve Değiştirme Kavramı
Davalının dava dilekçesine karşı cevap dilekçesi vermesinin en önemli sonuçlarından biri, davalının, dava sırasında belli bir aşamadan sonra, savunmasını genişletmesinin ve değiştirmesinin yasak olmasıdır[47].
Davalı tarafın, davacı tarafın dava dosyasına sunmuş olduğu cevaba cevap dilekçesine karşı verdiği ikinci cevap dilekçesinde, cevap dilekçesinde ileri sürdüğü savunmalarını serbestçe genişletebilir veya değiştirebilir. Ayrıca, davacı tarafın ön inceleme duruşmasına mazeretsiz olarak gelmemesi durumunda, davalı, davacının iznine bağlı olmaksızın, HMK md.141/1 hükmü uyarınca savunmasını serbestçe genişletme ve değiştirme hakkına sahip olmaktadır.
Genel olarak savunmayı genişletme ve değiştirme yasağı dilekçelerin verilmesinden sonra başlayacak, istisnai olarak basit yargılama usulüne tabi olan davalarda HMK md.141’den farklı olarak, cevap dilekçesinin verilmesinden itibaren bu yasak başlayacaktır[48].
- Savunmayı Genişletme veya Değiştirme Yasağına Tabi Olan Haller
Davalının cevap veya ikinci cevap dilekçesinde gösterdiği vakıaları değiştirme veya bu vakıalara yeni bir vakıa eklemesi, savunmayı genişletme ve değiştirme yasağının kapsamına girmektedir.
Davalının dava dosyasına sunmuş olduğu cevap veya ikinci cevap dilekçesinde bildirmediği def’ileri, sonradan ileri sürmesi durumunda bununla savunmasını genişletmiş olur. Örneğin, davalının cevap dilekçesinde zamanaşımı def’inde bulunmaması durumunda, ön inceleme aşaması geçtikten sonra zamanaşımı def’ini ileri sürmesi bu yasak kapsamındadır. İtirazlar bakımından ise durum farklılık teşkil etmektedir. Buna göre, dava dosyasına girmiş ve dava malzemeleri arasında bulunan itirazların daha sonra ileri sürülmüş olması, savunmayı genişletme ve değiştirme yasağı kapsamında değildir[49].
Davalının, savunmasını dayandırdığı bütün vakıaları cevap veya ikinci cevap dilekçesinde ileri sürmesi gerekmektedir. Mahkeme, davalının cevap dilekçesinde belirttiği vakıalar ile bağlı olup, dilekçede bildirilmeyen vakıalar re’sen dikkate alınamaz.
- Savunmayı Genişletme ve Değiştirme Yasağının İstisnaları
Savunmayı değiştirme ve genişletme yasağının söz konusu olduğu durumlarda, HMK md.141/2 hükmü uyarınca davacının açık muvafakati ile bu yasak bertaraf edilmiş olur.
Savunmayı genişletme ve değiştirme yasağının bir diğer istisnası, HMK md.176 vd. hükümlerinde düzenlenmiş olan davanın ıslahı kurumudur. Davacının, davalının cevap dilekçesinde belirtmediği bir hususu daha sonradan ileri sürmesine davacının muvafakat etmemesi halinde, davalı tarafından davanın ıslahına gidilerek, savunmasını genişletme veya değiştirme hakkına sahip olmaktadır[50].
- Savunmayı Değiştirme Yasağına Tabi Olmayan Haller
Davalı, mahkemenin re’sen incelemesi gereken hususları, cevap veya ikinci cevap dilekçesinden sonra ileri sürmesi savunmayı genişletme yasağına tabi olan bir durum olmamakla birlikte karşı tarafın açık muvafakatine gerek yoktur. HMK md.114’de belirtilen dava şartlarından birinin bulunmadığı itirazı, davanın hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı itirazları her zaman yapılabilir[51].
Savunmayı değiştirme yasağına tabi olmayan bir diğer durum, sonradan oluşan savunma sebeplerinin ileri sürülmesi halidir. Davalı tarafın cevap veya ikinci cevap dilekçesinin verilmesinden sonra doğan savunma sebeplerinin ileri sürülmesi, savunmanın genişletilmesi yasağına tabi değildir. Daha önceden henüz doğmamış olan savunma sebebinin dilekçelerde belirtilmesi mümkün olmadığından, sonradan gerçekleşen bu durum üzerine davalının bunu sonradan ileri sürmesi mümkündür[52].
- İstinaf Kanun Yolunda Yeni Delil Gösterme İle İddia ve Savunmada Bulunma Yasağı
Bölge adliye mahkemelerince re’sen dikkate alınacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların, bölge adliye mahkemesi tarafından dinlenemeyeceği ve tarafların yeni delillere dayanamayacağı HMK md.357/1 hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile anlaşılması gereken, ilk derece yargılamasında usulüne uygun olarak mahkemeye sunulmuş olan delillerin, kural olarak bölge adliye mahkemesi tarafından değerlendirmeye alınacağı; eğer ilk derece mahkemesinin hükmünü vermesinden önce doğan bir delilin mahkemeye ibrazı mümkün iken, tarafların bu delili mahkemeye sunmamaları durumunda, bu delil istinaf kanun yolunda da bölge adliye mahkemesi tarafından değerlendirilmeyecektir[53].
HMK md.357/1-son cümlede belirtilen bölge adliye mahkemesince re’sen dikkate alınacaklar dışında ibaresinden, bölge adliye mahkemesinin kamu düzenini ilgilendiren delillerin re’sen araştırma yapılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Kamu düzenine aykırılık, mutlak istinaf sebebi olduğundan ve HMK md.355 hükmü gereğince bölge adliye mahkemesi tarafından re’sen dikkate alınacağından[54], mahkeme tarafından kamu düzenini ilgilendiren delilleri kendiliğinden değerlendirilmesi gerekir[55].
HMK md.357/1’de gösterilen bu yasağın istisnası, HMK md.357/3’de düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, ‘‘ İlk derece mahkemesinde usulüne uygun olarak gösterildiği halde incelemeden reddedilen veya mücbir sebeple gösterilmesine olanak bulunmayan deliller bölge adliye mahkemesince incelenebilir.’’ denilmiştir. HMK md.357/3 hükmü düzenlemesi ile bölge adliye mahkemesine, ilk derece mahkemesindeki dava dosyasına sunulduğu halde incelenmeksizin reddedilen deliller ile mücbir sebebin varlığı nedeni ile ilk derece yargılamasında ileri sürülememiş delilleri inceleme hakkı tanınmıştır.
HMK md.357/3’deki birinci istisna, ilk derece mahkemesinde usulüne uygun gösterildiği halde, ilk derece mahkemesince bu delillerin toplanması talebinin, hiçbir gerekçe gösterilmeksizin ya da hukuka aykırı bir gerekçe ile reddedilmesi halinde, bölge adliye mahkemesinin bu delilleri toplayıp değerlendirmesi mümkündür. İlk durumda gerekçe gösterilmeksizin red kararı verilmesi neticesinde davanın tarafının hukuki dinlenilme hakkının ihlali ortaya çıkacağından talep olmaksızın re’sen nazara alınarak bu delillerin toplanması mümkün iken; ikinci halde ilk derece mahkemesinin hukuka uygun olmayan bir gerekçe ile reddedilmesi durumunda bunun istinaf sebepleri içinde gösterilmesi zorunludur[56]. İlk derece mahkemesinin gerekçe gösterilmeksizin delilleri reddetmesi durumunda bunun usul hatası olduğu ve bölge adliye mahkemesince re’sen dikkate alınması gerekliliği hakkında bir görüş mevcuttur[57].
HMK md.357/3 hükmünde ilk derece mahkemesi tarafından incelenmeksizin yada hukuka aykırı gerekçe ile reddedilmiş olan delillerin bölge adliye mahkemesinde incelenebileceği yer almışsa da, ilk derece mahkemesinin açık red kararı vermemesi ihtimalinde ne olacağı düzenlenmemiştir. Doktrinde bu konuya ilişkin olarak yer alan bir görüş, ilk derece mahkemesinin açıkça red kararı vermediği delillere ilişkin, bölge adliye mahkemesi yargılamasında bu durumun ileri sürülebileceğini savunmuştur.[58]
Bununla birlikte usulüne uygun olarak sonradan gösterilen delilin haksız yere reddedilmesinin veya dikkate alınmamasının ağır usul hatası olarak kabul edileceğini ve bu hatanın HMK md.351 gereğince duruşma görülmeksizin karar verileceği anlamına geldiğini; bu durumdan bölge adliye mahkemesince esastan inceleme yapılamayacağı anlamı çıkarılacağı; istinaf başvurusunda bulunan tarafın haklı bulunması durumunda ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak gönderme kararı vermesi gerekeceği ve ilk derece mahkemesinin de delil gösterme talebine uygun olarak yeniden karar vermesi gerektiğine ilişkin görüş mevcuttur[59].
HMK md.357/3’deki ikinci istisnai durum ise, mücbir sebebin varlığı nedeni ile ilk derece mahkemesinde gösterilmesi mümkün olmayan delillerin istinaf kanun yolu yargılamasında incelenebileceğidir.
Mücbir sebep kavramına ilişkin kanunda herhangi bir tanımlama yapılmamıştır. Mücbir sebep, dış kuvvetlerin sonucu olan, borçlunun işletmesiyle bağlantılı bulunmayan, önceden görülemeyen, kaçınılmaz ve mutlak bir şekilde borcun ifasını engelleyen olay olarak tanımlanabilir[60]. Bir diğer tanımlamada, bir sorumluluğun yerine getirilmesini, hakkın veya hukuki imkanın kullanılmasını tamamen ya da kısmen, sürekli yada geçici surette engelleyen kişinin önceden beklemediği ve tahmin dahi edemeyeceği, beklese yada öngörse dahi alabileceği bir tedbirle engelleyemeyeceği olağanüstü gelişen bir olay, olgu veya durumdur. Yargıtay, doğal afetler, sosyal patlama, hastalık, kaza, yangın gibi ciddi olayları mücbir sebebe örnek olarak göstermektedir[61].
Mücbir sebeple delilin ilk derece mahkemesine sunulamaması arasında uygun illiyet bağının mevcudiyeti ve tarafın bu delilin sunulamaması bakımından kusurunun bulunmaması gerekmektedir. Bununla birlikte, ilk derece mahkemesine mücbir sebeple getirilememiş olan delilin, hükmü etkileyecek nitelikte bir delil olması da gerekmektedir[62].
İlk derece mahkemesinde mücbir sebebin varlığı neticesinde delil sunulamaması durumunda, mücbir sebebin daha sonra sona ermesi ihtimalinde ilgili tarafça bölge adliye mahkemesine sunduğu dilekçede halen o delil sunulmamışsa, bölge adliye mahkemesindeki yargılamaya sonradan o delili getirme hakkına sahip değildir. Eğer mücbir sebebin sona erme anı, istinaf dilekçesinin verilişinden sonraki bir tarihe rastlamışsa, bu delilin bölge adliye mahkemesine getirilmesi gerekir. Ancak bunun için, bölge adliye mahkemesinin kararını vermemiş olması gerekmektedir[63].
SONUÇ
Usul hukukunda uzun zaman önce yer almış ancak uygulamada yeni olan istinaf kanun yolu kurumunda, Türk Hukuk sisteminin uyguladığı dar istinaf sisteminin amacına ve niteliğine uygun olarak HMK’ da belirli düzenlemeler yapılmıştır.
Çalışmamızın ana hattı olan, HMK md.357 hükmü ile istinaf kanun yolu sırasında yapılamayacak olan işlemler belirtilmiştir. Bu düzenleme ile bölge adliye mahkemelerinde tarafların, karşı dava açamaması, davaya müdahale talebinde bulunamaması, davanın ıslahı talebinde bulunamaması, HMK md.166/1 hükmü saklı kalmak kaydıyla davaların birleştirilmesinin istenememesi, bölge adliye mahkemelerince kamu düzenine ilişkin olduklarından re’sen dikkate alınacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar ile yeni delillerin getirilememesi ve son olarak tarafların bölge adliye mahkemelerinin yetkisini belirlemek için yetki sözleşmesi yapamayacakları hükme bağlanmıştır.
Makalemizde HMK md.357 hükmü gereğince belirtilen haller kısaca belirtilmiştir. Bununla birlikte HMK md.357’de düzenlenen istinaf kanun yolunda yeni delil getirilememesine ilişkin düzenlemenin açıklanmasından önce yeni delil ve vakıa getirilmesi kavramından bahsedilmiş ve Almanya ve Avusturya istinaf sistemlerindeki kurallardan Türk öğretisindeki kaynaklardan faydalanılarak karşılaştırma yapılmaya çalışılmıştır. Genel hatları ile Avusturya ve Alman istinaf sistemi ile Türk Hukukundaki istinaf sisteminde yeni dava malzemesi getirme konusunda farklılıkların olduğu dikkat çekmektedir.
Doktrinde genel anlamda, HMK md.357 hükmünün, Türk Hukuk sisteminde benimsenmiş olan dar istinafın amacına uygun olduğundan bahsedilmişse de, bazı yazarlar tarafından HMK md.357’de yer alan bazı durumların değiştirilmesi gerekliliği ya da yasağın sınırlarının yeteri kadar açık anlatılmadığından bahisle kanun düzenlemesi yapılması gerekliliği savunulmuştur.
Kanaatimce, genel anlamda HMK md.357 hükmü, istinaf kanun yolu düzenlemesine ve dar istinaf sisteminin uygulanış şekli bakımından düzenlenmişse de, bazı konularda yeteri açıklığın olmaması neticesinde doğan farklı görüşlerin giderilmesi adına, bu düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesi ve ihtiyaç olduğu takdirde kanun lafzının iyi anlaşılması adına yeni düzenlemelerin getirilmesi gerekliliği gözden geçirilmelidir.
KAYNAKÇA
Akil, C., İstinaf Kavramı, Ankara : 2010.
Akkaya, T., Medeni Usul Hukukunda İstinaf, Ankara : 2009.
Albayrak, A., 6100 sayılı HMK’ya Göre Hazırlanmış Hukukta İstinaf Uygulaması, 2. Baskı, Ankara :2016.
Aşık, İ., ‘‘Hukuk Muhakemeleri Kanununa Göre Yetki Sözleşmesi’’, TBB. Barobirlik Dergisi, s.13-14, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2011-97-1105,s.11-48.
Çiftçi, M.Ö., Medeni Yargılama Hukukunda İstinaf, 3. Baskı, Ankara : 2016.
Ercan, İ.. Medeni Usul Hukuku, 3. Baskı, İstanbul : 2014.
Görkem, Z.E., ‘‘6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa Göre Delil İbraz ve İkamesi’’, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, S. 21, Nisan : 2015, s.659-691.
İyilikli, A.C., Mütekabil ( Karşılık ) Dava, Yargıtay Dergisi, 2004, C:30, S.1-2, http://www.yargitaydergisi.gov.tr/dergiler/yd/ocak2004.pdf. s.147-167.
Konuralp, H., Medeni Usul Hukuku, Eskişehir : 2006.
Kuru, B., İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul : 2016.
Kuru, B., Arslan, R. ve Yılmaz, E., Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 25. Baskı, Ankara : 2014.
Pekcanıtez, H., Atalay, O. ve Özekes, M., Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara : 2013.
Postacıoğlu, İ.E. ve Altay, S. Medeni Usul Hukuku Dersleri, 7. Baskı, İstanbul: 2015.
Reisoğlu, S., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 20. Baskı, İstanbul:2008.
Ulukapı, Ö. ve Yardımcı, T.E. ‘‘6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde Sonradan Delil Gösterilmesi’’, Dokuz Eylül Hukuk Fakültesi Dergisi, C.16, Özel Sayı 2014, Prof.Dr. Hakan Pekcanıtez’e Armağan, İzmir : 2015, s.483-506.
[1] Ercan, İ.. Medeni Usul Hukuku, 3. Baskı, İstanbul : 2014, s.317; Pekcanıtez, H., Atalay, O. ve Özekes, M., Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara : 2013, s.29; İyilikli, A.C., Mütekabil ( Karşılık ) Dava, Yargıtay Dergisi, 2004, C:30, S.1-2, s.147, http://www.yargitaydergisi.gov.tr/dergiler/yd/ocak2004.pdf.; Postacıoğlu, İ.E. ve Altay, S. Medeni Usul Hukuku Dersleri, 7. Baskı, İstanbul: 2015, s.454.
[2] Kuru, B., İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul : 2016, s.579; Kuru, B., Arslan, R. ve Yılmaz, E., Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 25. Baskı, Ankara : 2014, s. 524.
[3] Albayrak, A., 6100 sayılı HMK’ya Göre Hazırlanmış Hukukta İstinaf Uygulaması, 2. Baskı, Ankara :2016, s.192.
[4] Albayrak, s.192.
[5] Akkaya, T., Medeni Usul Hukukunda İstinaf, Ankara : 2009, s. 294.
[6] Albayrak, s.192.
[7] Albayrak, s.193.
[8] Kuru, s. 510.
[9] Akkaya, s.295.
[10] Akkaya, s.296.
[11] Pekcanıtez, Atalay ve Özekes, s.204; Kuru, s.517; Ercan, s.254; Konuralp, H., Medeni Usul Hukuku, Eskişehir : 2006, s.81.
[12] Kuru, s.517; Çiftçi, M.Ö., Medeni Yargılama Hukukunda İstinaf, 3. Baskı, Ankara : 2016, s.208.
[13] Albayrak, s.193-194.
[14] Ercan, s.254; Pekcanıtez, Atalay ve Özekes, s.204; Çiftçi, s. 210.
[15] Albayrak, s.194; Akkaya, s.297.
[16] Pekcanıtez, Atalay ve Özekes, s.344.
[17] Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.535.
[18] Akkaya, s.298.
[19] Albayrak, s.194.
[20] Akkaya, s.299.
[21] Ercan, s.363.
[22] Akkaya, s.299.
[23] Albayrak, s.196.
[24] Albayrak, s.197-198.
[25] Çiftçi, s.433.
[26] Akkaya, s.167.
[27] Aşık, İ., ‘‘Hukuk Muhakemeleri Kanununa Göre Yetki Sözleşmesi’’, TBB. Barobirlik Dergisi, s.13-14, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2011-97-1105.
[28] Albayrak, s.204.
[29] Albayrak, s.204-205; Akkaya, s.168.
[30] Akil, s.259.
[31] Akkaya, s.272.
[32] Görkem, Z.E., ‘‘6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa Göre Delil İbraz ve İkamesi’’, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, S. 21, Nisan : 2015, s.670.
[33] Akil, s. 288’de dn.324,325’de yer alan eserler
[34] Akil, s.289.
[35] Akkaya, s.281; Akil, s.290.
[36] Çiftçi, s.526.
[37] Çiftçi, s.535; Akil, s.293; Akkaya, s.281-282.
[38] Akil, s.296’da dn.349’da yer alan eser.
[39] Akil, s.297’de dn.355-356’da yer alan eserler.
[40] Akkaya, s.273’de dn.92’de yer alan eserler.
[41] Akil, s.302’da dn.371’da yer alan eser.
[42] Akkaya, s.276.
[43] Akkaya, s.276-277.
[44] Çiftçi, s.527.
[45] Akkaya, s.277; Akil, s.305’de dn.382’de yer alan eser.
[46] Çiftçi, s.535’de dn.133’de yer alan eser; Akkaya, s.277’de dn.109’da yer alan eserler.
[47] Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.312.
[48] Pekcanıtez, Atalay ve Özekes, s.304; Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.313.
[49] Pekcanıtez, Atalay ve Özekes, s.305; Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.315.
[50] Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.315-316.
[51] Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.316.
[52] Kuru, Arslan ve Yılmaz, s.317.
[53] Çiftçi, s.555.
[54] Kuru, s.675.
[55] Albayrak, s.202.
[56] Albayrak, s.202.
[57] Akkaya, s.291.
[58] Akil, s.313.
[59] Ulukapı, Ö. ve Yardımcı, T.E. ‘‘6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde Sonradan Delil Gösterilmesi’’, Dokuz Eylül Hukuk Fakültesi Dergisi, C.16, Özel Sayı 2014, Prof.Dr. Hakan Pekcanıtez’e Armağan, İzmir : 2015,s.498.
[60] Reisoğlu,s.319.
[61] Albayrak, s.203.
[62] Çiftçi, s.558.
[63] Çiftçi, s.558.